SONSUZ HAYAT SENİ BEKLİYOR!
Bir olay, bir varlık, bir kavram kendi kendine olumlu ya da olumsuz bir şey söylemez bize. Nesneldir bunlar. Ne korkutucu, ne de sevindiricidirler. Onlara biz anlam yükleriz. Ben onun hakkında ne düşünüyorsam, o öyledir. Bendeki etkisi de benim zannıma uyar. 
Kapalı konuşuyorum, farkındayım. Somut örnek olarak ölümü ele alalım... Bir yok oluş mu yoksa daha güzel bir dünyaya gitmenin aracı mıdır ölüm? 
Can alıcı melek eli tırpanlı, insanı titreten acımasız bir cani mi, yoksa en kıymetli malın olan ruhunu alıp gitmesi gereken yere götüren güvenilir bir elçi midir? 
Sen nasıl inanıyor, nasıl düşünüyorsan onların sendeki tesiri de öyle olacaktır. İnsan kendi aynasına yansıyan görüntülerin etkisi altındadır. 
Diyelim, bir görüntü var karşında. Senin aynan kırmızıysa yansıması kırmızı olur onun. Sarıysa sarı, siyahsa siyah...  
Evrendeki tüm olaylar, belirtiler, görünümler senin ruh aynana göre biçimleniyor, görünüyor. Gerçi onların bir hakikati var. İlahi isimlerden ibaret... Fakat bunu kabul etmeyip kendi aklını yeterli sanan göremiyor iç yüzünü. 
Gelelim ölüm konusuna... Nedir ölüm? 
Hayatın sönmesi, ömrün bitmesi, sevdiklerimizden ayrılma, kara toprak altına girme, yok olma, bir daha hiç yaşamama... 
İşte sana bir görüş biçimi. Etkisi de buna göre oluyor. Korku, acı, düşünmekten bile kaçma, başını kuma sokup ölüm yokmuş gibi yaşama. 
Bir başka görüş biçimi daha var. İnanan insanın görüşü... Ölüm, güzel bir dünyanın başlangıcı... Bizden önce dünyadan ayrılan sevgililere kavuşma imkânı... Kabir, aydınlık âlemlere açılan bir kapı... Sonsuz bir saadetin vesilesi... 
Böyle inanan, buna göre düşünen elbette korkmuyor ölümden. İnancının derecesine göre ölümü özlüyor bile. Şu dünya zindanından bir kurtuluş gibi görüyor.
Ölüm hakkındaki düşüncelerini, duygularını güzel ifade etmişsin. Öbür yazıların da böyleyse iyi yoldasın demektir. Fırsat bulursam onları da okur, söylerim fikrimi... 
KOLAY, KISA, KEYİFLİ FELSEFE
Oku beni!
Evrenin özüdür, bilincidir, aklıdır insan. Sınırsızca isteyen, özgürce seçebilendir. Şu uçsuz bucaksız evren ağacının en ergin meyvesi olalı beri dur durak bilmiyor, var oluş nedenini bulmak için aranıyor. 
Yollar var aklın önünde, her düşünür kendince bir çığır açmış arkadan gelenlere. “Gerçek benim!” demiş. Yaşantılarının, duygularının, mizacının gölgesi vurmuş felsefesine. Her biri kendi yoluna, izine, izmine çağırmış seyircilerini. Birileri de katılınca filozofun sözüne; solo, koroya dönüşmüş, “ben” olmuş “biz”... 
Ben veciz konuşmayı seven bir kitabım... Felsefenin özünü, özetini, temelini anlatıyorum sana... Filozofları tanıtıyorum tarih sırasına göre, yaşamlarından söz ediyorum. Temel düşüncelerini açıklıyorum kısaca...   
Fakat önemli bir ayrıntı var bu anlatımda... Onların da birer “insan” olduklarını unutmuyorum... Öyle ya, soyut birer isim, birer düşünce makinesi değildi ki bu faniler. Doğdular, bebek oldular, büyüdüler, sevdiler, sevildiler, bazen mutlu oldular, bazen acı çektiler... Ve sonunda ölüp gittiler...    
Bana “veciz bir felsefe tarihi” de diyebilirsin... İnsanoğlunun iki bin beş yüz yıllık düşünce serüvenini anlatıyorum bir öykü tadında. Sade, kıvrak bir anlatımım, yalın bir dilim var, bir parça aforizma havasındayım... 
Oku beni… Adım üstümde, keyifli bir kitabım. Ve güven bana... Zira güvenilir kaynaklara dayanıyorum...  
İmza: Kolay, Kısa, Keyifli Felsefe
HAYAT SEVİNCE GÜZEL
Ergenlik yıllarını yaşıyoruz. Kızların en küçük hareketlerinden büyük anlamlar çıkarma mevsimindeyiz. Giyimimize daha ziyade dikkat eder olduk. Hayallerimiz kız yüzleriyle, hafızamız kız izleriyle dolu. Dalıp gidiyoruz dersin orta yerinde. 
O zamanlar cep telefonu yok, mesaj gönderemezsin. Bilgisayarın adını bile bilmiyoruz, mail de ne demek. Radyo sayılı evlerde var. Televizyon tanınmıyor.  
Varsa yoksa sinema... Aşka dair filmler kovboy filmlerinden daha fazla ilgimizi çekmeye başlayınca anladık ki büyümüşüz. 
İsmi İbrahim olan bir arkadaşım vardı.  
Sanırım çocuk felci geçirmişti bebekken. Sormak aklıma geldi de incinir belki diye soramadım. 
Düz yolda bile yürüyemezdi. Sakat bacakları çarpık bedenini taşıyamıyordu. Sınıfa biz çıkartırdık kollarına girerek. 
Üçtekerli bir büyük motosiklete binerdi İbrahim. Bacak yerini tutsun diye almışlardı, okula onunla gelir giderdi. Ona bindi mi aslan kesilirdi. 
İki yanındaki tekerleklerin çamurlukları genişti, okul çıkışlarında biz de oraya otururduk. 
İki samimi arkadaşıydık. 
Keyfimize diyecek olmazdı o zaman. 
Hele de mevsim baharsa. Akkavaklar yapraklanmış, güller tomurcuklanmışsa. Etraf çimenlerle kaplanmışsa…
İşte bu İbrahim delice âşıktı Nihal'e. 
“Nihal” deyince biraz durmak gerekiyor. 
Lisenin en güzel kızıydı. 
Büyük bir bahçeli evde otururlardı. 
Uzun boyu, hayallerde iz bırakan endamıyla su akar gibi yürürdü. 
Onu bir yaz rüyası gibi hatırlıyorum. 
Başak sarısı saçları, yosun yeşili gözleri... 
Hele o mağrur yürüyüşü. 
Tarife ne hacet, İbrahim'i tersine çevir, anlarsın Nihal’ı! 
Fakat neylersin, gönül bu, İbrahim haline bakmadan seviyordu bu kızı. Şiirler yazıyordu onun için, şarkılar düzüyordu.  
Kapılarının önünden motorla pat! pat! pat! geçerken bir de şarkı tuttururdu, İbrahim. 
Gezdiğim dikenli aşk yollarında. 
Elimden kırık bir saz geldi geçti. 
Biz de var gücümüzle eşlik ederdik ona. 
Gözlerimiz pencerede olurdu kapısının önünden geçerken, bir gölge, bir kıpırtı, perdelerde bir dalgalanma görmek ümidiyle. 
Sonra yorum faslı başlardı. 
Penceredeydi. 
Yok değildi. 
Perde kıpırdar gibi oldu. 
Ordaydı ama kendini belli etmek istemedi. 
Annesi yanındadır da ondan... 
Ne tuhaf, İbrahim, bu kızın da kendisine âşık olduğuna iyice inandırmıştı kendini! 
Peki, bize ne oluyordu…
SENİ SEVEN BİRİ VAR!
Evet, kimi varoluşçu düşünürler evren hakkında “absürt” terimini kullanırlar, “abes, saçma, uyumsuz” anlamında. Ölümden sonra bir hayat yoksa haklıdır bu düşünürler, gerçekten saçma olur evren. Ne anlamı olur ki yaşamanın. 
Bilim, sanat, erdem, ilişkiler, çabalar hep boşa gider. Şimdi gerçek deyip önemsenen şeyler birer kuruntuya dönüşür. Başında bir olmayan sıfırlara döner tüm varlıklar, değerler, çabalar. Sonu hiç olan hiçtir bir bakıma. 
İnsan bir süre yaşayıp sonra yok olacak, bir daha da dirilmeyecekse yine böyle olur. Ne insan olmanın, ne hayatın, ne erdemin, ne de bilimin hiçbir anlamı kalmaz. Tanrıtanımaz varoluşçuları saçma düşüncesine götüren de budur işte. 
Sartre, “İnsan beyhude bir çabadır” derken bu kısır arayışı dile getirir. Camus, “Ölüm fizikötesi bir rezalettir” diye hüküm verirken bu ümitsiz bulamayışı vurgular. 
Evrendeki tüm varlıklar birbiriyle uyumlu. İnsandan başka tüm varlıklar arasında tam bir sistem bütünlüğü var. Madem sonunda ölüyor insan, öleceğini de önceden biliyor, o bu dünya ile uyumsuzdur. Uzlaşmaz bir tutum içindedir, bir sürgündür, bir yabancıdır... 
Bir adım daha ileriye gidip şunu düşünememeleri ne kadar acı: Madem bu dünyada bütün varlıklar hikmetli, madem her varlık bir amaç içindir, madem dünyada tam bir düzen görünüyor, öyleyse bu evreni de, içindekileri de yaratan bir hikmet sahibi vardır. 
Yaratırken belli gayeler belirlemiş. Hiçbir şeyi hikmetsiz, amaçsız, faydasız yaratmamış. Evrendeki tüm uyum, düzen, bütünlük bize bu gerçeği apaçık gösteriyor. 
Tüm varlıklar bir amaca hizmet ediyorlar. Ve bunu kabul ediyor varoluşçular. Bu gerçek, bilen, isteyen bir yaratıcıyı gösterir kuşkusuz. Çünkü ilimsiz madde, iradesiz cisim, bilinçsiz doğa bilemezler erek ne, amaç ne.  
Şu görkemli kâinat kitabının sayfalarında sayısız hikmetler okunsun da, o hikmetler bir hikmet sahibinden gelmesin, bu mümkün mü? 
Bu âlem, içindeki bütün varlıklarla birlikte insanı netice versin de, o değerli insanın varlığı hikmetsiz olsun. O insan ölümle yok olsun gitsin. Bunu hangi akıl kabul eder. 
Evrende saçma yoktur, saçma kimi filozofların kafasının içindedir! 
SANA YENİ BİR DÜNYA GEREK!
Fatalizm, kadercilik ve yazgıcılık aynı anlamda kullanılan terimlerdir. Bütün olguların, olayların, durumların önceden belirlendiği ve asla değiştirilemeyeceği tezinden yola çıkarak insan iradesini yok sayan bir felsefi görüşü anlatır. 
İlginçtir, bu akımı savunanlar, irade yok sayılırsa inanmanın ya da inanmamanın bir anlamı kalmaz, diye düşünmemişler. Kuşkusuz çarpık bir düşüncedir kadercilik, bu nedenle şiddetle eleştirilmiş ve yıpratılmıştır. Günümüzde adı anılmaz olmuştur artık. 
Oysa doğru kader inancına sahip bir insan, “Nasılsa kaderim değişmeyecek, ne yapsam nafile, çalışmak anlamsız” deyip oturamaz. Hiçbir gayret göstermeden beklemek tevekkül değil, tembelliktir. 
İradesini kullanır, sebeplere teşebbüs eder, çalışır, çabalar, sonra da elinden gelen her şeyi yapmış olmanın gönül rahatlığıyla sonucu bekler. Çünkü bilir ki, insan seçim yapabilir, çaba harcayabilir ama sonucu yaratamaz. Bu konuda eli kısadır. Bekleneni vermek ya da vermemek Rahmanın iradesine bağlıdır. 
Fakat çoğunlukla çalışıp çabalama biçimindeki duanın sonuçsuz kalmayacağını da bilir. Mesela, tarlasını sürer, eker, sular ve bekler. Bilir ki, bitkileri yaratmak yaratıcının elindedir.
Evet, yeri gelince, “Kaderim böyleymiş” demeyi de bilir. Ne zaman olur bu? Başına bir bela geldiğinde, olaylar olup bittikten sonra, başka bir deyişle, elinden hiçbir şey gelmediği, sonucu asla değiştiremeyeceği durumlarda. “Kader” der, teslim olur. Bu teslimiyet, ümitsizliğin, karamsarlığın ve üzüntünün ilacıdır. 
Yoksa günah işleyen bir adam, “Kaderimde günah işlemek varmış, ne yapayım, ben hep böyle yaşamaya mecburum” diyemez. Tembel bir talebe, “Belli oldu, tembellik benim kaderimmiş” deyip oturamaz. Çünkü insan geleceği önceden bilemez. 
“İnananlar kadercidir” diyen adam, ya kadere imanın ne olduğunu bilmiyor, ya da biliyor ama iftira ediyor. Sahih kader inancıyla kimi inananların kendine özgü yanlış tavrı birbirine karıştırılmamalı.  
Sözün kısası, inanmış kişi kaderin ve iradenin tanımı gereği  “kaderci” ya da “yazgıcı” değildir, ancak “kadere iman etmiş” bir insandır. Bu ince farkı görmek gerekir.  
SENİ SANA BIRAKAMAZDIM!
De bana, yağmur hangi dilde yağar? Yeryüzünün bitki kızlarına kim su emdirir? Kaç derecedir pişman bir kalbin ortasında yanan ateş? 
Toros dağlarında doğan Yörük kızının ilk feryadını kim işitir? Kimdir, annesinin kalbinde şefkat, göğsünde süt pınarı akıtan? Yılan niçin yutmaz yavrularını?
Söyle bana, dağ, deniz, ova nasıl sığıyor kafana? Hayalindeki dünyayı hangi gözünle görüyorsun?
Yağmur damlasının bomba tesiriyle titreyen gül nasıl kanar?
De bana, bir odunu yararak dünyaya gözlerini açan çiçekler için ispinoz kuşu hangi şarkıyı söyler? Mavi göklerde yürüyen bulutlar sana ne düşündürür?
Gece gökler var simsiyah, yüzünde yıldızlar gezer. Gündüz denizler var masmavi, içinde canlı gemiler yüzer.
Denize bakmaz mısın, baktınsa görmez misin? O dalgalı mavi perdenin arkasında olanı aklına getirmez misin?
Gözlerini asfalta dikerek yürürken görüyorum seni, başını kaldırıp da bakmıyorsun semaya. Sen bakarsan o da bakacak yıldız gözüyle, gülümseyecek ay yüzüyle. 
Hayret makamına yüksel de bak, neler var cihanda? Gazetelere bedel şu âlemin sayfalarını oku da gör ne haberler var ötelerden? 
Ne cevherler gizli sende ama işletmiyorsun. Ülfet etmiş alışmışsın, biliyorum sanıyorsun, düşünmüyorsun bile.
Ağzına bak, bir kelime fabrikası o. Sesleri kalıplara koyup uçuruyorsun havaya kuşlar gibi. Kelimelerin kanat çırpıyor hava âleminde, kulaklara konuyor, akıllara, gönüllere giriyor. 
Bu kuşlar mana taşıyor, sevgi, korku, kaygı, neşe, müjde götürüyor. Gönülden gönle postacılık ediyor. Her konuşmanda besteler yapıyorsun. Ses sistemin de bir saza benzemiyor mu? 
Beden bir saray, içinde efendi oturur, göz penceresinden bakar dünyaya. Sen de gör!
Etrafın harikalarla dolu... Uçak, sinekten utanıyor. Tren, kırkayaktan hayâ ediyor. Vapur, balinaya hayran. Robot, insana öykünüyor. 
Hayretle bakmazsan, tavuk sadece tavuktur, bakarsan yumurta makinesi olur. Şu melek huylu koyun yalnız koyundur gözünde, görmek için bakınca bir süt fabrikası oluverir.
Bakarsan fark edersin güneşin hiç sönmeyen bir lâmba ve soba olduğunu. “Dünyanın ilk takvimi ay imiş meğer” dersin. 
Ah alışkanlık! Nice harikaları sen perdeledin. İnsanı sen mahrum ettin hikmetten. Oysa düşünmek hayretle başlar.
HER ŞEY ÂNINI BEKLER!
Bakıyorum da, meselenin etrafında dönüp duruyorsun. Ne zaman, ne zaman, ne zaman gireceksin içine! Niyet, niyet, niyet! Karar, karar, karar! Nerde uygulaman senin? Nerde hani! Başında kavak yelleri esiyor hâlâ.

Herkesin gözdesisin, bilgin var, güzel konuşursun, yaralarını saklamayı bilirsin, rol yapmakta yoktur üstüne. Evet, inkâr etme bunları, benden kaçamazsın, iyi tanırız birbirimizi.

Öyle ya, hiç kusurun yok senin, hep seni engelleyen manilerle kuşatılmışsın, bütün suç çevrende. Pek de güzel savunuyorsun kendini. Bir de inanarak söylüyorsun ki bunları! Seni tanımasam inanırdım doğrusu. Ama hayır, benim karnım tok bu mazeretlere.

Tamam, evet! Ben de kusurlarla doluyum, ama bu mazeret olamaz ki sana. Şimdi seninle ilgili konuşuyoruz, konu sensin. Benim şöyle ya da böyle olmam kurtarmaz seni, anlasana!

Haklıyım elbette, benim ya da bir başkasının kusurlu, günahlı, bilmem ne olması neyi halleder ki. Hiç! Kusurlarımı bahane ederek es geçecektin madem, niye eleştiri istiyorsun o zaman. Bu da başka bir ikiyüzlülük! Kendini temize çıkarmak, vicdanını rahatlatmak için beni alet yapmak mı niyetin? Beklenir senden!

Sahi, sen pek seviyorsun nefsini, toz kondurmuyorsun ona. Bir insan ancak mabudunu bu kadar sever, bu denli besler, kayırır ve savunur! Doyur onu, doyur! Kuvvetlensin de daha çok peşinden sürüklesin seni. Minnet altında kalıp da sana itaat edeceğini mi düşünmüştün? Ne gaflet!

Yeter, öyle mi? Peki, yetsin o zaman. Gerçeklerle yüzleşmek istiyordun hani? Bu kadar mıydı senin “gerçek” özlemin? Peki, tamam, sustum işte. Eleştiri istersen başkasını bul, ben artık yokum!
ALBERT CAMUS
Bireysel sakatlıklarımız ne olursa olsun, soylu yazarlık sanatı, korunması güç olan şu iki ödeve bağlı kalacaktır: Bile bile yalan söylememek ve insanın insanı ezmesine karşı koymak.
...
Otuz yaşında, neredeyse akşamdan sabaha, şöhreti tanıdım. Bundan pişman değilim. Daha sonraları şöhret yüzünden kâbuslar görebilirim. Şimdi, şöhretin ne olduğunu biliyorum. Pek önemli bir şey değil.
...
Bizim filozoflardaysa yalnız akıl ya da akıl ötesi var. Onun dışında her şeye gözlerini ka­pamışlar. Deliklerine kapanmış düşünüyorlar, köstebekler gibi.
...
Bir kalıp-düşünceyi işlemek, bir incelik üzerinde durmaktan çok daha kolaydır. Be nim için kalıp-düşünceyi seçtiler, ben de saçma oldum kaldım...
...
Bir akşam, dalgın dalgın hoş bir kitabı karıştırırken, bir an bile duraksamadan, “Tutkulu ruhların çoğunda olduğu gibi, hayattaki inancının tükendiği an gelmişti” cümlesini okudum. Bir saniye sonra cümle içimde bir kez daha yankılanıyordu ve gözyaşlarına boğulmuştum.
...
İnsan nasıl anlamaz ki, bu geçici evren içinde, insanca olanın, yalnız insanca olanın daha ateşli bir anlamı vardır.